Yılbaşı kulağa hoş geliyor düşündüm de.. Bir yılbaşı yazısı yazayım dedim.
Bu sene geçen seneye göre ne kadar değişti diyorum bazen. Düşüncelerim o kadar çok değişti ki artık sayamıyorum zeynepleri. Önceki bir yazımda her değiştiğimde önceden yaşadığım şeyleri ben yapmamaışım gibi hissettiğimi yazmıştım. Şimdiyse hepsini ayrı ayrı zeyneplerde tekrar hissediyorum sanki. Öyle farklı ki. Öyle güzel ki. Öyle boktan ki.
2011e yaklaştıkça arkadaşlarımla daha da döküldük birbirimize, daha da yakınlaştık. Hepimiz sorunluyuz lan resmen. Tabi burda anlatabileceğim şeyler değil. ilk
defa bu kadar yakın olabildik birilerine karşı. Yargılanmaktan korkmadık, biliyorduk çünkü yargılanmayacağımızı. İnsan değiliz diyoruz. İnsanlar yargılar çünkü, insanlar yadırgar. Biz yapmıyoruz. Olgun muyuz bilemiyorum ama yaşımıza göre olmaması gereken durumları yaşıyoruz. Galiba büyüyoruz.
Öyle değişir ki insanlar. Öyle değişirmiş ki. Ve hiç kimse, göründüğünden daha az şey yaşamamıştır. Tahmin etmediğimiz insanlar, tahmin edemeyeceğimiz şeyler yaşamış, atlatmış olabilir. O yüzden garip bir saygı var içimde. Herşeye.
Şu an biraz hastayım. Bol bir pijama giyiyorum, ayaklarım çıplak. Burnuma baraj kursam elektrik üretirim sanırım ve vücudum yanıyor sanki. Hasta olduğumda biraz daha duygusal olurdum. Şu ansa kendimi bir filmin içindeymiş gibi görüyorum: Ne olacağını bilmiyorum ama gerçek olmadığını bildiğim garip bir sakinlik var içimde.
O şarkı var sanki kulağımda. Hangi şarkı olduğunu söylemeyeceğim. Ama her duyduğumda daha çok aşık olmamı sağlayan bir şarkı.
Aşk.. Yılbaşına aşık gireceğim. Ama bütün "belki"lerimden sıyrılmış olarak. Her gün her saat değişen bir zeynep olarak. Bu sefer olması gereken değil, gerçek zeynep olarak..
Yılbaşında Noel Baba'yla seks yaparak gireceğim. Kafamda tam oturtmadım ama böyle olacak. Belki bana bir kıyak yapar belli mi olur.
" You are the answer to every prayer I've offered. You are a song, a dream, a whisper, and I don't know how I could live without you for as long as I have. I love you, more than you can ever imagine. I always have, and i always will."
29 Aralık 2010 Çarşamba
24 Aralık 2010 Cuma
If a guy's got a scar, he's got a Robin
-Kuantum fiziği sohbeti yapabiliyorsa
-Stephen Hawking okumuşsa
-Gözü bozuk olma ihtimalinde lens kullanmayıp gözlük tercih ediyorsa
-Küpe takmıyorsa
-Kahveyi seviyorsa
-Kahveyi şekersiz seviyorsa
-"Sakin ol" demiyorsa
-Tütün ürünleri kullanıyorsa (Bu sadece uyumluluk için :))
-Her yerinden kas fışkırmıyorsa
-Gitar çalmıyorsa
-Duman dinlemiyorsa
-blah blah blah (fiziksel kaş-göz uyumluluğu hormonlarıma bağlı değişken)
-Oha bir de hem zeki hem çalışkansa
Bir Zeynepi vardır.
Beğenebileceğim erkeklerin dalga fonksiyonunu belirteyim dedim.
not: ıy çok komikmişim lan.
*Farkettim de benim sağım solum önüm arkam hiç belli olmuyor yahu. Bu maddeleri yazarken uzun uzun düşündüm resmen. Ama bunlar harbi etkileyici be, bir daha okudum da. :)
-Stephen Hawking okumuşsa
-Gözü bozuk olma ihtimalinde lens kullanmayıp gözlük tercih ediyorsa
-Küpe takmıyorsa
-Kahveyi seviyorsa
-Kahveyi şekersiz seviyorsa
-"Sakin ol" demiyorsa
-Tütün ürünleri kullanıyorsa (Bu sadece uyumluluk için :))
-Her yerinden kas fışkırmıyorsa
-Gitar çalmıyorsa
-Duman dinlemiyorsa
-blah blah blah (fiziksel kaş-göz uyumluluğu hormonlarıma bağlı değişken)
-Oha bir de hem zeki hem çalışkansa

-ASKILI PANTOLON giyiyorsa ama of
Bir Zeynepi vardır.
Beğenebileceğim erkeklerin dalga fonksiyonunu belirteyim dedim.
not: ıy çok komikmişim lan.
*Farkettim de benim sağım solum önüm arkam hiç belli olmuyor yahu. Bu maddeleri yazarken uzun uzun düşündüm resmen. Ama bunlar harbi etkileyici be, bir daha okudum da. :)
16 Aralık 2010 Perşembe
Kurgulardan en kötüsü

Kız onu seviyordu, o da kızı.. Hoş bir ilişkileri vardı. Mesafeler o kadar da önemli değildi onlar için, bir şekilde buluşurlardı. Aşıklardı.
"O noktaya geldiğinde durabilecek misin?" diye sordu kız.
"Dururum." dedi o da.
...
...
"Dur." dedi kız. Bu kadar ilerisi hoş olmazdı ileride her ikisi için de.
Cevap vermedi o. Duymuyor gibiydi, durmuyordu..
Gözlerine bakmadı kızın, baksaydı belki ömrü boyunca takip edecekti o gözler onu, rüyalarında. Dehşet, korku, acı vardı kızın gözlerinde.
Sadece benim ol istedim. Böyle diyecekti ona sonradan. Kendisini bırakmayacağını sanmıştı.
Bilmediği birşey vardı oysa; asıl bu yüzden bırakılacaktı.
O kız yaşadıklarını içinde tutmayı öğrendi. İnsanları bir zar parçasına duydukları saygı ile sınıflandırmamayı öğrendi. Henüz küçüktü belki yaşı ama olgunluğu öğrendi.
Sığ akıllardan açık denizlere bıraktı ruhunu..
En son baktığında kaybettiği bekaretinin değil, kaybettiği güveninin yasını tutuyordu..
14 Aralık 2010 Salı
Her Derse Bir Şarkı

Sınav haftası, ineklemeler had safhada.. Benim had safham 2 saat falan oluyor gerçi ama neyse, yarın sınavımız olmadığı için şerefine bir şarkı listesi yapmak arzusu içinde bulundum. Bir de Alfredo Eke Rainer soktu aslen aklıma :)
İlk olarak,
Matematik (ilk yazılı 80, ikinsici 76)
Astronomi (lanet olsun bu derse tamamen farklı yerlere çalışmıştım)
Fizik (ilki 30 öbüründen de pek hayır yok gibi)
Biyoloji (ilki 63 ikincisi hayırlısıyla yüksek olmalı zorunda)
Kimya (ilk yazılı 80, ikincisinden ümidim en az 85 olmalı zorunda)
Geometri (ne işliyoruz bilmiyorum)
9 Aralık 2010 Perşembe
Sıkıcı Hayatlardan Yansımalar

Bazen farkında olmadan insanların gereksiz kaygılara düştüklerini görüyorum. (kendim de dahil) Sanırım çok fazla boşluğa düşmekten oluyor bunlar, öyle olmalı. Yapacak birşey bulamadığımızda, öyle bir amaçsızlığa düşüyoruz ki önümüze ilk gelen fıttırık olayı gözümüzde büyütüp abartıp onunla uğraşmaya başlıyoruz. İşe yarıyor da, o boşluk hissi gidiyor (bende tam gitmiyor). Ama saçma sapan durumlar yüzünden saçmasapan duygular ve düşünceler içten içe psikolojimizi bozuyor.
Sanırım insanlar bunu boşluk hissine tercih ediyorlar. Etrafımda o kadar çok örneği var ki, hayatları uzanıp yatmaktan beter geçen insanlar, hiçbir sohbete konuşmaya önem vermeden biz karnımızı doyurduk ya gerisi boş mantığıyla düşünen (düşünemeyen) insanlar..
Mesela benim anneannem inanılmaz çalışkan bir kadındır, sabahtan akşama kadar ordan oraya koşar, bahçeyle uğraşır, sürekli çalışır, çalışır.. Dedemse kendi cümlesiyle "oruç tutarken bütün gün yattım ramazan boyunca evden dışarı adımımı bile atmadım valla" adamıdır. Bayramda falan ziyaret olur otururuz "ee anlat" der, sen ne anlatacağını bilemezsin rastgele bir muhabbet açarsın 2 dk sonra sıkılır dinlemez.
Neyse ne diyordum, etrafımda o kadar boş insanlardan kaynaklanan boşluk var ki bazen ben gerçekten insan mıyım diyorum. Buraya ait değilim sanki, öyle mal şeyler hissediyorum ki..
Hani bazen kitap okurken çok dalarsınız, kitabı kapattığınızda 1 sn kadar süren bir bu hayata alışamama olayı olur hani, bazen de bana herhangi bir anda birden kitabı kapatıp artık nereye aitsem ordaki yaşam formuma dönecekmişim gibi geliyor. Bu anlarda içim öyle sıkılıyor öyle sıkılıyor ki bişey yesem o an boğazımdan geçmez.
İnsanlar boşluğa düştüklerinde önemli önemsiz uğraşlar kaygılar edinir. Ben boşluğa düştüğümde iyi gelen tek şey ders çalışmak olmalı :) O da daha çok egomu tatmin ettiği için. Bir ego dürtüsü var bende, ne kadar çok şey bilirsem, öğrenirsem, anlarsam, çözersem egom tavan yapıyor.
Yine saçmalamaya başladım, yine bir boşluğa düşmeden, gidip ders çalışsam iyi olacak; malum yarın sınavlar..
27 Kasım 2010 Cumartesi
Yenilen Adamın Hikayesi
O kazanandır. Filmde, romanda, çevrede duyulan görülen hikayeler hep kazananındır, onunla ilgilidir. Hatta önce bir yenilgiye uğramış olsa bile bir şekilde sonunda yine kazanır/mutlu olur.
Peki yenilen karaktere ne olur?
Yenilen adamın hikayesi belki de o herkesin ortak hikayesi olduğu için anlatılmıyordur.
Bir kişi nasıl hayatının sonuna kadar mutlu olabilecek bir başarı/kazanç/aşk/vb elde edebilir?
Elde etmez.
Bir mutluluğun vardır, ve onun bir süresi. Hiçbir zaman "sonsuza dek mutlu yaşadılar" olmaz.
Bu karamsar, depresif bir yazı değil. Bu daha çok "sonsuza kadar mutlu olmak"tan daha önemli olan "hayatının sonuna kadar birkaç şey öğrenmek" teriminin üstüne yoğunlaşılması gerektiğini anlatıyor.
Yenilen adam sonsuza kadar mutlu olanından daha üstündür. Çünkü o gerçektir. Kusurları ve beceriksizliği, tüm farkındalıklardan arınmış bir fantazi dünyasından çıkarır kendisini. Yenilen adam yenilmeyi kabul etmiştir çünkü yenilmek yenilmek değildir. Yenilmek aptal bir mutluluğa sahip olmamaktır ve yenilen adam belki de bunu farkettikçe yenilir. Dedim ya yenilmek değildir yenilmek.
Aşk üstün değildir akıldan.
(Aklın aşktan daha üstün olduğunu söylesem de aklımı hiç hesaba katmayan aptal bir aşığım aynı zamanda.)
Yenilen adam, ah bu yenilen adamlar.
Yenilsek de kaybetsek de hep bir umut vardır değil mi? Bizi eninde sonunda mutlak mutluluğa ulaştıracaktır?
? Tabi ki umut var.
? Ama sonsuza kadar mutlu olunur mu? Mutluluğun da son kullanma tarihi olmalı. (ki var.)
Bu yüzden amaçlardan vazgeçmek lazım belki de, yada belki amacımız öğrenmek olmalı. Öğrenmek, keşfetmek, farkına varmak.. Bunlar asıl mutluluklar, bunlara sözüm yok çünkü etkisi geçmeyen mutlak mutluluk diye birşey varsa bu sadece durmaksızın araştırmak ve öğrenmekle gerçekleşebilir.
Farkında olduğumuz kadar varız.
Peki yenilen karaktere ne olur?
Yenilen adamın hikayesi belki de o herkesin ortak hikayesi olduğu için anlatılmıyordur.
Bir kişi nasıl hayatının sonuna kadar mutlu olabilecek bir başarı/kazanç/aşk/vb elde edebilir?
Elde etmez.
Bir mutluluğun vardır, ve onun bir süresi. Hiçbir zaman "sonsuza dek mutlu yaşadılar" olmaz.
Bu karamsar, depresif bir yazı değil. Bu daha çok "sonsuza kadar mutlu olmak"tan daha önemli olan "hayatının sonuna kadar birkaç şey öğrenmek" teriminin üstüne yoğunlaşılması gerektiğini anlatıyor.
Yenilen adam sonsuza kadar mutlu olanından daha üstündür. Çünkü o gerçektir. Kusurları ve beceriksizliği, tüm farkındalıklardan arınmış bir fantazi dünyasından çıkarır kendisini. Yenilen adam yenilmeyi kabul etmiştir çünkü yenilmek yenilmek değildir. Yenilmek aptal bir mutluluğa sahip olmamaktır ve yenilen adam belki de bunu farkettikçe yenilir. Dedim ya yenilmek değildir yenilmek.
Aşk üstün değildir akıldan.
(Aklın aşktan daha üstün olduğunu söylesem de aklımı hiç hesaba katmayan aptal bir aşığım aynı zamanda.)
Yenilen adam, ah bu yenilen adamlar.
Yenilsek de kaybetsek de hep bir umut vardır değil mi? Bizi eninde sonunda mutlak mutluluğa ulaştıracaktır?
? Tabi ki umut var.
? Ama sonsuza kadar mutlu olunur mu? Mutluluğun da son kullanma tarihi olmalı. (ki var.)
Bu yüzden amaçlardan vazgeçmek lazım belki de, yada belki amacımız öğrenmek olmalı. Öğrenmek, keşfetmek, farkına varmak.. Bunlar asıl mutluluklar, bunlara sözüm yok çünkü etkisi geçmeyen mutlak mutluluk diye birşey varsa bu sadece durmaksızın araştırmak ve öğrenmekle gerçekleşebilir.
Farkında olduğumuz kadar varız.
6 Kasım 2010 Cumartesi
belkiler ve doğumgünleri.
Bugün doğumgünüm. Ve canım yanıyor.
Birkaç gündür yaptığım bütün planlar, suya düştü.
Ona "Seni seviyorum." diyecektim. Gözlerinin içine bakacaktım. Bugün. Doğumgünümde. Yapamadım.
Neden? Belki korkaklığımdan, belki de, içimde anlatamadığım garip bir boşvermişlik aklımı çeldiğinden.
O gittiğinde pişman olmak istemiyordum. Ne kadar onun beni sevmediğini bilsem de, hiçbir zaman bunu ona söylemediğim için, rahatsız edici çirkin bir belki kafama çöreklenmişti. Söyleyecektim ve belki de..
Hayır. O belkiyi susturdum, öldürdüm sandıkça o bir yerden gelip beni buluyordu. Aklım fikrim o olmuştu.
Söyleyecektim.
Stresten dudaklarımı ısırmaya hatta kanatmaya başlamıştım. Günler jet hızıyla geçiyordu resmen. Aklıma geldikçe içimde depremler oluyor, midem sanki bütün vücudumu geziyormuş gibi bulanıyordu.
Söyleyecektim.
Bir gün öncesinden bir şekilde ertesi gün müsait olup olmadığını soracaktım. Doğumgünümde söyleyecektim. Bugün. Yapamadım.
Dün sabah, tuvalette gözlerimin dolmasını engellemek için sürekli gülümseyerek baktığım kızdan zaten bildiğim şeyleri (beni sevmediğini, bir başkası olduğunu) bir daha öğrendim.
Parçalanan cam sesleri. hahhaha.
NE BEKLİYORDUM Kİ ZATEN diye sordum kendime. Demek, içimdeki, o göt beyinli belki iyice coşmuş, iyice uçmuş da ben zaten bildiğim şeyleri duyunca kalbimde elektrikler gidip geldi.
ne bekliyordum ki.
ne bekliyordum ki.
ne bekliyordum ki.
Bir HAYIR. Bunu tekrar ettim kendi kendime sınıfa çıkarken. Bütün bu planları gerçek bir HAYIR duyup içimdeki mal belkiyi yok etmek için yapmamış mıydım? Öyle mi sanmıştım?
Sınıfa çıktım. Ders boştu. Tuvalete geri gittim. Kabine girdim ve ağlamaya başladım. Muhtemelen vücudumdaki su oranını yarı yarıya düşürdüğüm için başım korkunç ağrımaya ve midem yine bulanmaya başladı. Çıktım ve aynada kendime baktım; kırmızı tonlar ağırlıkta bir surat, ne hoş. Biraz rahatlamaya çalışıp sınıfa geri döndüm.
Ve birden şöyle bir his oluştu. Belki de, o belki öldü, ve ben bu yüzden bu kadar kötü oldum.
Yine gözlerim doldu. Demek benim için çok anlam ifade ediyormuş. Ben onu küçük görmüşüm, o içimde büyümüş, büyümüş..
Söylememeye karar verdim.
İçimde kalmasından, pişman olmaktan korkuyordum ya hani, ah. Varsın bu da içimde kalsın. En azından o belkiyi öldürdüm ya. Adam gibi mutsuz olabilirim.
Birkaç gündür yaptığım bütün planlar, suya düştü.
Ona "Seni seviyorum." diyecektim. Gözlerinin içine bakacaktım. Bugün. Doğumgünümde. Yapamadım.
Neden? Belki korkaklığımdan, belki de, içimde anlatamadığım garip bir boşvermişlik aklımı çeldiğinden.
O gittiğinde pişman olmak istemiyordum. Ne kadar onun beni sevmediğini bilsem de, hiçbir zaman bunu ona söylemediğim için, rahatsız edici çirkin bir belki kafama çöreklenmişti. Söyleyecektim ve belki de..
Hayır. O belkiyi susturdum, öldürdüm sandıkça o bir yerden gelip beni buluyordu. Aklım fikrim o olmuştu.
Söyleyecektim.
Stresten dudaklarımı ısırmaya hatta kanatmaya başlamıştım. Günler jet hızıyla geçiyordu resmen. Aklıma geldikçe içimde depremler oluyor, midem sanki bütün vücudumu geziyormuş gibi bulanıyordu.
Söyleyecektim.
Bir gün öncesinden bir şekilde ertesi gün müsait olup olmadığını soracaktım. Doğumgünümde söyleyecektim. Bugün. Yapamadım.
Dün sabah, tuvalette gözlerimin dolmasını engellemek için sürekli gülümseyerek baktığım kızdan zaten bildiğim şeyleri (beni sevmediğini, bir başkası olduğunu) bir daha öğrendim.
Parçalanan cam sesleri. hahhaha.
NE BEKLİYORDUM Kİ ZATEN diye sordum kendime. Demek, içimdeki, o göt beyinli belki iyice coşmuş, iyice uçmuş da ben zaten bildiğim şeyleri duyunca kalbimde elektrikler gidip geldi.
ne bekliyordum ki.
ne bekliyordum ki.
ne bekliyordum ki.
Bir HAYIR. Bunu tekrar ettim kendi kendime sınıfa çıkarken. Bütün bu planları gerçek bir HAYIR duyup içimdeki mal belkiyi yok etmek için yapmamış mıydım? Öyle mi sanmıştım?
Sınıfa çıktım. Ders boştu. Tuvalete geri gittim. Kabine girdim ve ağlamaya başladım. Muhtemelen vücudumdaki su oranını yarı yarıya düşürdüğüm için başım korkunç ağrımaya ve midem yine bulanmaya başladı. Çıktım ve aynada kendime baktım; kırmızı tonlar ağırlıkta bir surat, ne hoş. Biraz rahatlamaya çalışıp sınıfa geri döndüm.
Ve birden şöyle bir his oluştu. Belki de, o belki öldü, ve ben bu yüzden bu kadar kötü oldum.
Yine gözlerim doldu. Demek benim için çok anlam ifade ediyormuş. Ben onu küçük görmüşüm, o içimde büyümüş, büyümüş..
Söylememeye karar verdim.
İçimde kalmasından, pişman olmaktan korkuyordum ya hani, ah. Varsın bu da içimde kalsın. En azından o belkiyi öldürdüm ya. Adam gibi mutsuz olabilirim.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
