26 Ağustos 2010 Perşembe


İnsanların bizi daima hatırlamalarını isteriz. Özellikle de sevdiklerimizin.
Ben hiç kimsenin aklından tamamen silinip gitmek istemem mesela. Özellikle de bir kişinin.
Birini uzun zamandır görmüyorsak bazen "o ne yapıyordur" şimdi diye düşünürüz ya hani . Ben hep düşünüyorum. Her zaman, aklımın bir köşesinde, onun ismi var. Ne yapıyordur? Ne düşünüyordur? Nasıl hissediyordur? Aklına geliyorum mu ki? Hiç? Biraz bile? Öylesine?
Yada rehberden bir numara bakarken ismimin üstünden öylece geçiverdiğinde kim olduğumu hatırlıyor mudur ki? Başka biriyle karıştırdığı olmuş mudur hiç?
Bu soruların olası cevaplarını hiç düşünmek istemem ama.
Çünkü bazen gerçeği bilsen de öyle değilmiş gibi senaryo yazmak güzel hissettirir. (Her zaman değil tabi.)
Onunla ilgili, ondan bahsetmek istediğim çok şey var. Aslında her kelimede ondan bahsetmek istiyorum, başka şeylerden konuşurken bile bir yandan onu düşünüyorum ve her önüme gelene ona nasıl aşık olduğumu anlatmak istiyorum.
Anlatamadığım şeyse beni sevmediği.
O kadar tuzlu, o kadar acı, o kadar ekşi ki sevmemek sözcüğü. O beni sevmiyor deyince tuzu yakıyor, acısı gözlerimi yaşartıyor, ekşisi boğazımı yakıyor. O. Beni. Sevmiyor. Yazmak bile kötü yapıyor. Terk edilmişlik kadar acı sevilmemek. Ve görünüşü bile çirkin, sevimsiz.
O yüzden başkasını sevdiğini söylüyorum. Tabi bu da doğru. Ama daha az tuzlu. Daha az ekşi. Ama birazcık daha fazla acı. Ama olsun. Başkasını sevmesi, sevimsiz gelmiyor kulağa. Ne güzel diyesi bile geliyor insanın (gelmiyor.)
Geceleri pek uyuyamıyorum, genelde tv izleyip bişeyler yedikten sonra uzanıp uzun uzun düşünüyorum. Genelde onunla ilgili düşünüyorum. Gözlerimi kapatıp onunla ilgili rüyalar gördüğümü farzederek uyuyakalıyorum.
Bazen onunla ilgili rüyalar gördüğüm oluyor. Bazen sadece bir anlığına oluyor rüyamda. Rüyalarımı unuttuğum olur bazen özellikle de ayrıntılar uyandığım anda gider aklımdan, ama onu gördüğüm rüyalarımın her ayrıntısını hatırlarım. Ve onun varlığını hissederim rüyamda hep. Sıcaklığını.
Şu an bunları neden yazıyorum hiç bilmiyorum. Belki de onun okumayacağından çok emin olduğum için diye sanırım. (Ne saçma.) Okumasın çünkü saçmalıyorum şimdi. Bu saatten sonra da ancak saçmalarım. Mesela, seni seviyorum derim.
Seni seviyorum.
Seni seviyorum.
Seni seviyorum.

21 Ağustos 2010 Cumartesi

La Colère


Hani bazı insanlar olur, gerçekten hassas olduğunuz bir konuda kızdığınızda aldırmazlar, bunu arkadaşlığı bitirme noktasına getirdiğinizde ancak o zaman umurlarında olur, hatta bazen o zaman da umursamazlar (genelde bunlar ya sizin ödün vereceğinizi düşünüyordur ya da sizi cidden önemsemiyordur); kızgınlığınız hiç önemsenmez hani o kişiler tarafından, o zaman geriye yapacak ne kalır?
Sinirlerinizin sürekli yıpratılmasına izin vermek mi, yoksa olayı büyütmek mi?
Hani bazı arkadaşlar vardır, tamamen kendini düşünür ve sizden her fedakarlığı bekler, sonra da bununla ilgili konuşup güler ve bundan bahsettiğinizde zeytinyağı gibi üste çıkarlar suçlu durumuna düşersiniz.
Hani bazı arkadaşlar vardır BENCİLdirler, her zaman kendi sorunları önemlidir, onlara çözüm bulunması gerekir, ve siz sesinizi çıkarmaz, destek olursunuz hep; hiç böyle bir arkadaşınız oldu mu?
Hani bazı arkadaşlar vardır görgüsüzdürler, konuşmasını davranmasını bilmez sizi rezil ederler hep insanlara karşı,
Hani bazı kişiler vardır sinirden gözlerinizi çıkarmak istersiniz ama bazı nedenlerden dolayı bu siniri belli edemezsiniz,
Hani bazı insanlar vardır, sinirden sizi mahvederler ama şeytan tüyü vardır birşey yapmazsınız,
Ve hani bazı insanlar olur, hayatınızı farkında olmadan mahveder ama birşey bile diyemezsiniz çünkü o farkında değildir,
Ve hani bazı insanlar vardır; bütün bu insanlar yüzünden içinizde kalan siniri boşaltabileceğiniz kişilerdir onlar,
Ve belki bir gün o insan dayanamaz ve başbaşa kalırsınız öfkenizle
ve kızgınlığınızın bir hastalık gibi sizi bitirdiğini fark edersiniz
sadece kızgınlık da değil belki, belli nedenlerden dışa vuramadığınız bütün pislik duygular
sizi
kötü bir insana çevirmiştir,
bazı insanların gözünde
ve hani o insanlar önemli değildir sizin için ve umursamazsınız
ve birden "gerçekten ben kötü biri miyim?" diye düşünürsünüz
ve kızarsınız



...öfke kadınmış fransızcada

18 Ağustos 2010 Çarşamba

the man who i desire

bir erkeği istemek nasıl bişeydir?
ellerini,parmaklarının boğum kenarlarındaki kırışıklıklarını, gülümsemesini, gözlerinin kahvesini..
sırf o olduğu için istemek, salgıladığı testesterondan değil, sadece sana salgılattığı östrojenden dolayı istemek
bir yüz ifadesinin dünyanı alt üst edecek kadar istemek
yazın sıcağında bile istemek sıcaklığını, nefesini boynunda hissetmeyi istemek
başkasını düşünmeyecek kadar istemek, düşlerinde onu görecek kadar hissetmek, ve hissettikçe istemek
bir erkeği arzulamak..
parmaklarını, parmaklarının her bir boğumunu arzulamak
yandan bakınca karamel rengi görünen
yakınlaştıkça
bakmaya daha da doyamadığın kahverengi gözlerini üzerinde hissetmeyi istemek
yakın olmayı arzulamak bir erkeğe
hafifçe değmek ve irkilmek
öpmek istemek bir erkeği..
düşüncesinin heyecanlandırması
gözlerini kapatmak
ve istemek bir erkeği delicesine
her gece düşünmek
ve arzulamak bir erkeği
elini uzatmak ve hissetmek istemek onu
ve onun hiçbir zaman elinin değeceği uzaklıkta olmayacağını
bilse de
bir erkeği istemek

deliymişçesine

14 Ağustos 2010 Cumartesi

aşk


Saçımı küt kestirmek istiyorum. Rüyamda "seni seviyorum" diyecek olduğumda saçım küttü çünkü. (gerçi tam diyecekken saçımın ne kadar kötü göründüğünü düşünüp vazgeçiyordum) Of kafam darmadağın. Bir sevgilim var, benden bir yaş küçük. Gerçi pek belli olmuyor. Neyse. Beni seviyor, cidden seviyor çok aşık biliyorum. Ben onu seviyor muyum evet. Aşık mıyım ... bilmiyorum. Onunla zaman geçirmeyi seviyorum onsuzluğu da hissederim muhtemelen çünkü bana çok değer veriyor. Ama bu ilişkiyi tamamen kendim için devam ettiriyorum. Bencil olduğum için. Ama ben ilişkilerde kötü olmayı pek sevmiyorum. Yani ona kötü davranıyor muyum, eh biraz, ama sadece kendimi şımartacak kadar. Sadist duygularımı tatmin etsem onunla, vicdanım sızlardı heralde. Şu an bile sızlıyor. Kötü olmayı seviyorum ama pek beceremiyorum sanırım. İlişkilerde her zaman geyşa ruhlumsu bir halim olmuştur. Hep de haketmeyenlere. Şimdi bunu aşmaya çalışıyorum hem de cidden hak eden biriyle. Ama içimden gelmiyor napayım. İlk aşkımsa yaklaşık 9uncu ayını doldurmak üzere. Aslında onunla ilgili pek yazmak istemiyorum. Çünkü onu unutmaya çalışıyorum. Şu anda yazdığım cümlenin gerçek olmadığını bilerek yazmaya devam ediyorum. Onu unutmak istiyor muyum bunu bile bilmiyorum. Aslında istemiyorum. Ama unuttum diyorum. Unutacağım diyorum. Her neyse. Dedim ya onunla ilgili yazmak istemiyorum.

Bununla çıkmaya başladığımızdan beri 8. sınıfta uzun bir dönem hoşlandığım çocuk mesaj atmaya başladı. İnsanın cidden aklını başından alacak şeyler yazıyor, aşık olduğunu, ciddi ilişkiye başlamak istediğini, bunun benimle olmasını istediğini, kalbinin nasıl çarptığını.. falan filan. 8. sınıftayken (bu da lise 3teydi) bununla doğru dürüst bir konuşmamız bile olmamıştı, ama acayip hoşlanıyordum bundan, bir de basketçi taş birşey yani. Neyse. Bana yazdıkları pek gerçekçi gelmiyor, bunu ona söylediğimde de acayip dil döküyor ikna etmek için. Antalya'dan gitmiş, ama benim için gelecekmiş konuşmak beni ikna etmek için. Sevgilim olduğunu söyledim önemli değil beklerim dedi, zaman verelim, ama lütfen hemen hayır deme falan dedi. Ben de tamam zaman verelim ama umut vermek istemiyorum yani olmayabilir baya beklemen gerekebilir ve sonucu bile çıkmayabilir falan dedim. Tamam dedi beklerim dedi çok istiyorum gerçekten istiyorum dedi. Merak ediyorum acaba gerçekten doğru mu söylüyor diye. Denemeye değer geliyor çünkü. Ama şu ankinden bunun için ayrılmam yani. Çünkü bunu seviyorum ve gittiği kadar gitsin istiyorum. Şımartılmak da hoşuma gidiyor.

Aslında ilişkilerde böyle rahat olamam hiç, kıskancımdır, elimdekini kaçırmaktan korkarım, çok iyi davranırım, geyşa ruhluyum falan. Ama şimdi böyleyim ya, diyorum hep böyle olan kızlar var, ne güzel, ne rahat bir durum. Böyle olmamın nedeni değişmem falan değil ama. Böyleyim çünkü bunların hiçbiri bana zarar verip beni üzemez. Beni bir bakışıyla ağlatabilecek tek insanı da unuttum, unutuyorum.

Her neyse, ne diyordum, saçımı küt kestirmek istiyorum. Ama emin olamıyorum..
fotonot: My Wife Nude - Salvador Dali

11 Ağustos 2010 Çarşamba

Fotoğraflar

avrupa gezisinde çektiğim fotoğraflar fotoğrafçıdan gelmiş, bir kenarda duruyor idilerdi. zelişle bir kısmını attık bilgisayara baktık falan, sonra ben öbürlerini de attım. Bu arada fotoğrafçı hani fotoları cd'lere de atıyor ya, cd'deki klasörün adı Gizem. Gizem ne lan?! Kim bu Gizem?! bu sırrı çözücem.
neyse
bazılarını paylaşayım dedim :)
Macaristan-Budapeşte'de
Almanya-Hannover'de
Almanya-Bremen'de
Macaristan-Budapeşte'de
Çek Cumhuriyeti-Prag'da bir barda :)
Avusturya-Linz'de bir kilisede. dilek tuttum mum yaktım :)
Çek Cumhuriyeti-Prag'da bir resim galerisi :) adı GODOT
Çek Cum.-Prag'da en çok bu amcayı sevdim :)
Son olarak da ben :)

18 Temmuz 2010 Pazar

gezdik ama tozmadık aman allah

evimi özlemişim. antalya'yı, şehrimi, evimi, odamı özlemişim. Kardeşim Denizli'de ananemlerin yanında, annem Ankara'da kursta, babam da hep ameliyatta olduğu için onları özlemem geçmedi aslında, ama odamı çok özlemişim meğerse...



2 haftadır Avrupa gezisindeydik, sırayla Avusturya, Slovakya, Macaristan, Çek Cumhuriyeti, Almanya'da kaldık.



Gezi benim için kötü başladı aslında, küçük bir valizim Antalya'da kalmış, işaretlemeyi unutmuşlar, içinde bütün iç çamaşırlarım ve ayakkabılarım ve fotoğraf makinemin flaşı ve sabunum ve havlum vardı, öğretmenimiz de sağolsun valizin gönderileceği yere bir hafta sonra kalacağımız yerin adresini yazdığı için baya bir sıkıntı çektim tabi.

Avusturya'da Linz'de genellikle Türk gurbetçi öğrencilerin kaldığı bir pansiyonumsu yerde kaldık. Oda, yataklar, yastıklar, yorganlar o kadar iğrençti ki o kadar pis kokuyordu ki tişörtlerimden birini yastığa geçirmeden uyuyamadım. Banyo yapıcam havlum yok odaya da havlu koymamışlar tabi otel değil burası, indik aşağıdan havlu aldık ama havlular bizden pis :). Banyoda sabun yoktu, ben de şampuanla falan idare edemem öyle, gece gece indim aşağıya, resepsiyonda kimse yok, bakınıyodum ki parmağım kadar sıvı sabunların 1.5 € olduğunu gördüm, benden uzak allaha yakın, gittim otelin tuvaletine aldım elime pet bardağı, doldurdum sabunu, gittim odama paşa paşa yıkandım. Tabi bide alamancı tiplerin ismail ykmsı laf atmalarına bol bol maruz kaldık orda. Avusturya'da Salzburg, Linz ve Viyana'yı gezdik.

Nazi kampı gibi geçen 2 günden sonra Slovakya Bratislava'da 4 yıldızlı harika bir yerde kaldık, hani başka zaman olsa beğenmezsin o kadar, ama o alamancı pansiyonundan sonra cennet gibi geldi otel. Odalar pis kokmuyordu, yastıklar çarşaflar mis gibi kokuyordu, odaya havlu koymuşlardı ve sabun vardı! Ve orda sadece bir gün kaldık :(.

Ertesi gün öğlene kadar Bratislava'da gezdik, arkadaşlar pek beğenmediler ama ben çok sevdim, Rus romanlarında anlşatılan St.Petersburg gibi bir yerdi :)

Öğleden sonra durmak yok Macaristan'a gittik, Budapeşte'ye. Bu arada sakın Avrupa soğuk olur zımbırtılarına inanmayın, hatta benim yapmadığım bir şey yapın, gideceğiniz yerin hava tahminlerine falan bakın. Yazlıklarla birlikte baya bi kışlık alıp onları hiç giymedim, ve hep giydiğim zavallı şortum renk değiştirdi. Bir de Avrupa sinekleri cidden şerefsiiiiz arsıııız elinle vuruyosun yine gitmiyolar ve her fırsatta bulduğu boşluktan ısırıyolar, bacaklarım kırmızı noktalarla doldu.
Macaristan güzel bir yer, kaldığımız otel de güzeldi, rehberimiz 86 yaşında bozuk Türkçesiyle Clara teyzemiz de eğlenceydi, ama perili ayakkabı çekecekleri aşkına şu FORİNT de ne kardeşim? forint forint, Macaristan'ın para birimi. Sanırım 700 forint 3 euroymuş ama hesabı baya karışık bir para birimi mesela 3333forint diye birşey gördüm şalterler attı bende. Bi de kısaltması var ft diye, biz ilk başta sadece bunu gördüğümüzden "feet" gibi okuyoduk istemsiz olarak, sonra da bir espri oldu aramızda, bu 299fit'miş falan diye :)
Macaristan'da da 2 gün kaldık ve ordan Çek Cumhuriyeti'ne geçtik. Ey yüce perili ayakkabı çekeceği, sen nelere kadirsin, Prag kadar güzel bir yer zor bulunur, ama, bir tekne turuna 30 euro hangi vicdana sığar? Üstelik geriye kadar 1 hafta için sadece 150 eurosu kalmış biri için, nasıl bir katliamdır bu?..
Evet ben cidden kuruş hesabı yapan bir cimriye döndüm bu gezide. İstediğim şeyler oluyor, alıyorum, güzel şeylerse içim yanmıyor ama böyle şeylere para gidince kendimi kullanıp atılmış bir mendil gibi hissediyorum, alakası ne bilmiyorum..
Neyse, Prag cennet gibi bir yer, tabi sıcağını saymazsak ki ben saymıyorum, fevkaladenin fevkinin fevklerine çıkmış derecede güzel bir yer. Nehir olayı bitiriyor zaten, köprülere çıkıp manzarayı fotoğraflamak da cabası.. Charles Köprüsünde dilek tutmak, o dileğin gerçekten kabul edilme ihtimalinin olması ihtimalinin seni mutlu etmesi..
Birkaç saat boyunca tek başıma dolaştım Prag'da, "Souvenirs" tabelalı yerleri görmekten midesi bulanmış biri olarak, ara sokaklara daldım, birkaç sanat galerisi gezdim, sertifikalı bir çizim aldım, oranın sahibiyle "Ne olacak bu souvenirs shopların hali" muhabbeti yaptım, param yetmediği için alamadığım ve birkaç ay sonra bitecek olan sergiyle beraber kimbilir nerelere gidecek olan muhteşem çizimlere iç çekerek baktım...
(Prag'da rehberle dolaştık biraz ama açıkçası burası bu şurası şu diyerek geçilen bir turun neresi güzel, neresi bilgilendirici olabilir? Aklımda hiçbiri kalmadı desem yeridir, neyse..)
Çek Cumhuriyetindeki harika 2 günden sonra Almanya'ya gittik, Hannover'e.
Hannover'de de bizim hocanın baya bağlantısının olduğu bir hostelde kaldık bir hafta boyunca. O bir hafta da çok güzeldi, Heide Park çok güzeldi, arada bir-iki şehre de gittik ama tam hatırlamıyorum sadece Bremen'i hatırlıyorum.
Bremen'de bir ara sokakta, akordeon çalan bir amca vardı, yanına gidip ingilizce "bir parça dinletsek onu çalabilir misiniz?" diye sorduk, adam önce anlamadı, biz de aramızda başka nasıl sorsak diye konuşuyorduk ki, adam "Siz Türk müsünüz" diye sordu :)Biz de abooooo amca türk çıktı diyerekten konuşmaya başladık amcayla. Adam Bulgarmış, ama Türkçe de biliyor, ne güzel oldu, biz de amcaya La Valse d'Amelie'nin piyano versiyonunu dinlettik, ve adam çaldı! Tamam tam mükemmel bir şekilde çalmadı ama bir kez dinlediği halde -ve üstelik piyano- o parçayı akerdeonla çalması baya iyi birşey. İşte gezide en mutlu olduğum an.

İşte böyleydi gezi özet olarak. Orda yaşam şartlarımız pek kaliteli olmasa da, evime döndüğümden gayet memnun olsam da, Antalya gibisi olmasa da, o yerlerin güzelliği küçük buruk tatlı anılar olarak hafızamda kaldı..Ve belki, özleme ihtimalim yüksek..

ps 1: gezi fotoğraflarım şu anda tab ediliyor, büyük ihtimalle yarın elime geçer, o zaman onları da eklerim buraya.
ps 2: ay heyt duman
ps 3: blogu da özlemişim be :)

19 Haziran 2010 Cumartesi

Sadece.

Sürekli olarak aynı şeyleri düşünmemek lazım, hatta hiçbir zaman aynı şeyleri düşünmemek lazım.
Çocukluğumun en güzel yanı da buydu zaten, hiçbir zaman aynı şeyleri düşünmezdim. Bakkal parasının üstüyle -anneme yemekten sonra yiyeceğime dair söz verip - aldığım cipsi (hatta o zamanlar dediğim gibi "cipsi"yi) yemek yedikten sonra unutmuş olurdum çoktan. Buna unutkanlık mı dersin? Bilmiyorum, daha çok anı yaşamak gibi geliyor, yada herşeyi ille de birşeyler için yapmamak..
Unutkanlık demişken, belki de gerçekten öyleydi, ben herşeyi unuturdum, ama herşeyi. Ödevlerimi, evden çıkarken açık lambaları, yatmadan önce tuvalete gitmeyi (heralde sonuçları en kötü olan budur :D).. Saf-salak derecesine çıkardı bu unutkanlığım hatta. Mesela utanç kaynağı bir anım:
Kaçıncı sınıftaydık hatırlamıyorum :) , bir gün sınıf çayı vardı, okuldan sonra, sınıftakilerin birinin evinde. O saatler babalar işte olduğu ve işte olmayanlar da hep kadınlar var diye gelmediği için sınıf çayları bir nevi "gün"ümsü birşey olurdu. Bu durumda çocuklar ne olacaktı peki tek başlarına? Başka bir annenin evine giderdi çocuklar, başlarına bir tanıdık bırakılır, böylece bütün anneler gönül rahatlığıyla sınıf çayına (güne) gidebilirlerdi. İşte bu sistemin ilk defa denendiği zaman, bütün çocuklar o eve gitmedilerdi, o kızın en yakın arkadaşları gidiyordu, ben pek yakın sayılmazdım ama ille de gitmek istiyordum (toplu evcilik oyunları evde tv izlemekten iyidir ) üstelik o kızın evinin bahçesinde salıncak da vardı (evett) ve annem de izin vermişti (vuhuuu).
Tabi bu saflığım salaklığım yada benzeri herhangi bir özelliğimin farkında olan bir arkadaş, önce benim gitmemem için biraz uğraştı, ama ben inat ediyordum gitmek istiyordum, o da gülümseyerek (hala o gülümsemeyi hatırlarım, cidden hatırlarım ve o yaştaki birinin bu kadar sinsi olmasına şaşarım hep) dedi ki "Ama orda k..nin annesi olmicak ki o kadar çocuk başımızda biri olmadan izin vermezler orda, biz de vazgeçtik zaten gitmekten.."
Evet, ben ZeynepSenahanYıldız, buna inandım.
Ortaokula kadar insanlara her zaman inandım, her sırrımı paylaştım (o zamanlar çok da bir sır olmazdı demeyin ne entrikalar dönerdi :P) ve her türlü kandırıldım. Ortaokulda da ergenliğin verdiği birşeyle tam tersi bir şekilde mükemmel yalanlar söyledim, insanların arkasından işler çevirdim ve ortaokulda birden yakın bir arkadaşım olan o kızdan o farkında bile olmadan öcümü aldım ve o gelip benle dertleşti. Aileme çok yalan söyledim. Hepsi ortaya çıktığında da onlara sarılarak ağladım.
Ve Antalyaya taşındığımızdan beri o zeynep de gitti. Geçen sene her ne kadar şu an farkına varabildiğim aptallıklar yapmış da olsam en azından 6. 7. sınıftaki zeynep değildim.
Hala değişiyorum. 9. sınıfın başındaki Zeynep ben değildim, bahadırla çıkan zeynep de ben değildim, okulda nefretle psikopatça dolaşan zeynep de ben değildim, değildim, değildim..
Tahminlerime ve farkındalığıma bakarsak Yarıyıl Tatilinden beridir şu anki Zeynepim ben, ondan önceki hiçbir zeynep değildim, ama biliyorum ki bu zeynep de uzun sürmeyecek..
Yazıya başlarken buraya gelmeyi düşünmüyordum aslında, nasıl başlamıştım, sürekli olarak aynı şeyleri düşünmemek lazım. Ben yatıp gözlerimi kapattığımda hep aynı şeyleri düşünüyorum ve gözlerim açıkken daha karanlık olmasının nedeni bu belki. Okullar bitti ama ben servisteyken hep aynı birkaç parçayı dinliyor ve aynı şeyleri düşünüyordum. Bir yere giderken, aynı durağa yürürken durağa her geldiğimde parça listesinin gidiş sırasına göre hep aynı şarkı çalıyor olurdu, bu hoşuma giderdi hatta ilk başta, ama bazı parçalarda sadece birşey düşündüğüm ve bunu engelleyemediğim için, bunaltmaya ve psikolojimi bozmaya başladı bu aynı şarkı teranesi.
Şimdi yeterince dayak yemiş beynimi aynı bozuk kasedi cızırdayarak tekrarlamaması için geri sarıyorum, bunu radyo dinleyerek yapmaya çalışıyorum, her ne kadar radyoda hep aynı şarkılar dönüp dolaşıp çalıyor olsa bile, bilmediğim şeyleri dinlemek, sözlerini anlamamaya çalışmak iyi geliyor (bazen buna engel olamıyorum ve çok bunalıyorum, ne gerek var anlamsız bir british aksanlı r&b parçasını çevirmeye çalışmaya, sanki simultane tercümansın sa süper ceviri yapıyosun :T)
OOF şimdi bütün bu yazdıklarımı okudum da tamamen saçmalık. Ama silmiyorum yine de, yazmaya devam ediyorum, sonuçta her zaman anlamlı şeyler yazmak zorunda değilim, öyle miyim?
Rahatlamak için yazıyorum ve bu beni şu an rahatlatıyor, o yüzden devam edicim,
Bazı kişiler hep duygusal, melankolik, karmaşık, felsefi şeyler yazıyor olabilirler. Bu onları rahatlatıyorsa harika, ne diyebilirim ki, ama insan bazen saçmalayacak cesareti bulmalı kendinde.
Şu an atlet don oturuyorum, az önce kapı çaldı delikten baktım bi adam gelmiş, donla kapıyı açamayacağım için açmadım kapıyı, gidip giyinmeye üşendim, zaten spordan sonra havuza-denize girmeyecekseniz duşa da girmeye üşeniyorsanız boşveriin hiç de giyinmeyin, bide bu sıcakta evde giyinik oturalım ha? ooldu.
Spor-diyet olayını artık abartmış durumdayım, yani diyet konusunda ara ara ödünler veriyorum ama spor konusunda çok sert ve kararlıyım :). Amaaan bu olaya hiiç girmeyelim zaten.
Son cümleyi yazdığımdan beri 2 dk geçti, sadece durmak istedim biraz,
Farkına varıyorum ve farkına varmak cidden canımı acıtıyor, eski güzel anları hatırlamak sonradan kötü oluyormuş, o anların geçtiğine, o anların şimdiye kalan tek yaşanmışlığının aklımda kalan hayali yansımaları olduğuna inanmak istemiyorum. Sadece güzel anlar için değil tabi bu ama kötü anların geçmiş olması bana bir hüzün hissettirmiyor.
Onları şimdiki Zeynep yaşamadığı için olsa gerek belki, çünkü şimdiki Zeynep olduğum zamanlarda yaşadıklarımı ben yaşamışım gibi hissedebiliyorum, ama önceki yaşadıklarım sadece görüntü olarak var, bunu yaparken ne hissetmişim onu söylerken ne düşünmüşüm, hiç hatırlamıyorum. Oysa insanın aklında olaylardan çok duyguların kalması lazım değil mi? 6. sınıftaki doğumgünümden arta kalan, o gün üstüme boca ettiğim fransız parfümü sadece, ve arkadaşlarımı sırayla öperken, hoşlandığım çocuğun yanağının değmesi, ama o an ne hissettim hatırlamıyorum, o an çekilen videoyu sonradan izlediysem de, hatırlayamıyorum.. Sanki o ben değilmişim gibi, bu cidden psikolojimi bozuyor, ve böyle şeyleri sadece yalnızken düşünüyorum.
Aslında bunlar sadece önceki zeyneplere özgü, 3 gün önce sadece hissettiklerimi hatırlıyorum, mutlu olmayı hatırlıyorum, psikolojimin bozulmasını engelleyen tek şey yakın zamandaki olaylarda ne hissettiğimi hatırlayabilmem ve bunun bu Zeynepe ait olduğunu belli eden o his..
Bakışlarım bir yere takılıp kaldığında anlayın ki, ya mutlu oluyorumdur, yada kafayı yiyorum...